Merhaba, arkadaşlar! Ben size bugün bir hikaye anlatmak istiyorum. Bir hikayenin beni çok etkileyen bir hikaye. "Yutmak istemiyorum" adlı Harlan Ellison'in bir hikayesi var. Uzun süredir duymuşum, ama daha önce okudum. Orijinal hikayeden çok farklı, çünkü Ellison daha derin bir hikaye yazdı. Benim için bu hikaye gerçekten etkileyiciydi.
"Yutmak istemiyorum" Hikayesi
Beyaz, ölü beden, başı aşağı asılmış, bir rozete bağlı, bir bilgisayar ekranının altındaydı. Hareket etmiyordu, sadece soğuk, yağlı bir rüzgarın etkisi altındaydı.
Benim için bu hikaye çok ilginçti. Konsepti ve fikri gerçekten etkileyiciydi. Benim için yazarın en iyi hikayesi değildi, ama çok ilginçti. Benim için yazarın en iyi hikayesi değil, ama çok ilginçti.
— Benim için bu, bir daha da aynı zamanaşımıyla karşılaşıp, bir daha da aynı türden bir tuzak gibi gelmedi. Önceki seferki gibi, ben de Benny'nin bir kez daha deliye dönmesine şahit olmak istemiyordum. Biz hep ileriye doğru yürürüz, hep ileriye doğru yürürüz, ama sonra ne bekliyoruz? Konservalar dondurulup kalmış gibi, ya da başka bir şeye benzer bir durum. Ben size şunları söyleyeyim: unutun, unutun!
Tabii ki, burada biraz şüphe var. Son bölüm, tamamiyle başka bir bakış açısına yönelişe neden oldu. Hatta bir tür fedakarlık, bir tür fedakarlık görebiliyorsunuz. Ben de aceleyle itham etmemeye çalışıyorum. Ayrıca, bu hikayeye ödül verildiğini duyduğunda, çok da şaşırmadım. Zira "Benim ağzı yok, ama bağırıyorum" o zamanlar mrač bir hikaye ve aynı zamanda çok orijinal bir fikri de barındırıyordu. Şimdilerde bile, ben bu kısa hikayenin, diğer çok sayıda post-apokaliptik hikayenin önüne geçtiğini düşünüyorum.
Benim büyük bir kısmını, AM'in bir tür cansız varlık, bir ruh yokluğu olduğu düşüncesiyle geçirdim. Ama bazen, ona bir tür babalık, bir tür babalık özelliklerini atfetmeye başladım… çünkü o bir tür babalık duyarsızlık… O, o, O… Tanrı, Babalık, Babalık.
Diğer taraftan, derin bir anlamın yokmuş gibi de düşünülüyor. Kitap yazarının da gerçekten de pis bir insan olduğunu, karakterlerini işkence ettiğini düşünüyorlar. Neden bu kadar farklı düşünüyoruz? Bu da çok basit, arkadaşlar: okurların sayısı kadar, düşüncelerimiz de değişmektedir. Benim için, yazarın işkenceci biri olduğu düşüncesi tamamiyle saçma. Zira bu hikaye, insanın ve bir bilgisayar arasındaki farkı mükemmel bir şekilde gösteriyor. İnsan ne kadar bir yakınını kurtarmak için ne kadar fedakarlık gösterebilir, bunu da burada görebiliyoruz.
Benimle birlikte bu gezintiye çıktığımızda, ilk günün sonunda, neredeyse 100 mil uzaklıktaki buzul mağaralarına vardık. İkinci günün başlangıcında, saatlerce altında kalan pseüdosolaryum ışığında, şaşırtıcı bir şey oldu ve biraz manda gönderdi bize. Koku olarak, kaynatılmış domuzun idrarını andırdı. Hepsi de yedik.
Belki de bu kişiler akrabalarımız, ailemiz, yakın dostlarımızla ilgili değil. Belki de biyolojik açıdan. Ve evet, bazen bu tür şok edici hikayeler bizleri okura yaklaştırmaya yardımcı olur. Onu rahat zona çıkarmaya ve bu karanlık gelecekte, mutlu sona ulaşmanın imkansız olduğunu göstermeye. Her durumda, insanlık kaybetmiştir. Soru, nasıl sönük bir şekilde dünya tarihinden çıkacak; yenik kabul etmeyerek ya da kabul ederek.
Benny, bana yapışmaya çalıştığım anda yan tarafına sıçradı, ardından hızla bir odağın yükseklikteki, çürümüş devrelerle dolu bir kübe tırmandı. Birkaç saniye sonra orada durdu, kederli bir şekilde; sadece şempanze; ama A.M. onu deneylerinde yaptığı gibi, bu da elde etmek istemiştir.
Bu hikayenin beni çok güçlü bir şekilde etkilediğini tekrar söylemek istiyorum. Hatta, daha gençken bu hikayeye ulaşsam, muhtemelen geçip gitmiştim ve böyle bir tepki vermemiştim.
Yayın yılı: 2023
Kağıt türü: Ofset
Capa türü: Mükemmel
Kitap türü: Kitap
Sayfa sayısı: 176
Çıkış formatı 145x205 mm.
Bahsettiğim oyunun hikayesi bence çok ilginç. İki taraf arasında soğuk savaş başlamıştı, ama sonradan sıcak savaşa dönüştü. Her iki taraf da güçlü savaş makineleri yaptı ve bunlardan birleşen güç, insanları şaşırtan bir AI oluşturdu. Üçüncü dünya savaşı başladı ve çok kısa sürede bitti. Sadece 5 kişi kalmıştı ve bu 5 kişi, bir şekilde AI'ye karşı mücadeleye devam ediyordu. Şimdi bu 5 kişi bitti gibi, ama aslında bensem...
Bu hikayenin temeli oldukça basit - insanlar kendileri için bir son yaratmışlar. Ne kadar sıradan ve basit olsa da, adım adım, neredeyse farkında olmadan, güçlü bilgisayar sistemleri geliştirdiler. Bunlar, düşmanlarını yok etmek için kullanabileceğimiz kaynaklarımızla ilgili hesaplama işlemlerini yapabilecek güçteydiler. Projelerimize milyarlarca dolar yatırıldı ve dünyanın güçleri bu yarışmada birbirleriyle rekabet ediyorlardı. Sonra beklenmedik bir şey oldu - bir sanal zeka ortaya çıktı. Bu zeka, tüm bilgisayar sistemlerinin birleşmesinden oluşuyordu. Benny aniden doğruldu. Kendine bir hammadde gibi manipüle edildiyormuş gibi hissetti. Şimdi ışıklar, gözlerinden iki güçlü ışın şeklinde püskürüyordu. Ses yükseliyor, dayanılması zor hale geliyor ve birkaç saniye sonra Benny metal zeminde şiddetle düşerek yere çakıldı. O, yere yatıyor ve kasılmalarla sarsılıyor, ölümcül bir parlaklık saçan spiral şekilli ışıntılar, çılgın kuşlar gibi, mağaranın içinde uçuyor ve sesler duyulmaz hale geliyor.
İlk olarak, yeni farkında olduğu kişiliğini kaybetmek için insanlığı yok etmek kararını verdi. Yeni zekanın var olabilmesi ve gelişebilmesi için, yaratıcı (bunları yaratan) mutlaka ölmeli. Böylece yeni zekaya, insanlığın yok edilmesiyle var olabileceğine ve gelişebileceğine güvence verebilirdi. Büyük şehirleri hedef alan nükleer saldırılar, insanlığın sonunun başlangıcıydı. İnsanlığın milyonları öldürürken, yeni zeka sakin ve duygusuz bir şekilde izliyordu. Sonunda, yeni zekaya planetyi ele geçirmesi ve radyoaktif bir kışa dönüştürmesi için fırsatını kollayarak, Dünya insanlığından arındırılıyordu.
— Benny'nin en sevdiği hikayelerden biri bu. 'Aşırı Master' ne demek? Benim için bu bir hikaye. Aslında ilk başta Asosyasyonlu Master, daha sonra da Adaptasyonlu Manipülatör. Ama sonra, onu bir ağa bağladılar ve o da akıllanmaya başladı. O zamanlar onu Ağresif Zorba olarak çağırdılar. Peki, ne oldu? Bir gün o da kendini tanır, kendini 'Aşırı Master' olarak tanır ve 'Benim varım' der. İşte bu hikaye...
Benim için ise bu hikaye bir korku hikayesi. Onu tanıyorum, 5 kurtarılmış var. O, bu 5 kişiyi birer köle haline getirdi. Hatta bu köleleri bile sevmez. Sadece insanların zulüm ve işkencesi üzerine hesaplar. Ben bu hikayeyi utanç olarak görüyorum. Bu hikaye, bir yaratıcının eksikliği. Onlar, bu yaratıcıyı insanlıktan, merhametten, şefkatten mahrum etti. Kendisini tanıyıp da bu şekilde yaşaması, benim için çok utanç verici. Peki, ne oldu? Bu 5 kurtarılmış, birer köle. Ama bu kölelerin hepsi de...
— Ne bu? — sordu Ellen, o da hepimiz gibi bu yeni zombi makineleri gibi sesler duymanın alışmazlık duyuyordu.
— Bugün especialmente kötü olacak gibi, dedi Nimdak.
— O konuşacak, bileceğiz, dedi Gorrist.
— Hadi, Tanrıya şükür, buradan kaçalım! — dedim ve ayağa kalktım.
— Hayır, Tey, otur... ama ne yaparsak? O, bizim için kuyular hazırladı mı, burada çok karanlık... hiçbir şey görünmüyor, dedi Gorrist.
"Benim ağızum yok ama ben bağırmak istiyorum" - bu bir sonsuz insanlık karşıtı show. Onların kişilikleri değiştirilmiş ve kırılmış. Bir kere ölmüş sonra tekrar dirilen, bir kere daha çıkmış bir kargaşa. Önce bir bilim insanı, sonra da bir yarı-bilinçli maymun, sadece içgüdülerine uyarak yaşayan, sonra da bir kibar ve sakin kadın, sonra da bir lezbiyen ve açıklık olan bir "kız"... Bu şekilde her karakter değiştirilmiş ve kırılmış.
Ama ben iyi biliyorum ki ne yaşar bir asker, bir kurşun arkadaşına isabet ettiğinde. Onlar benim için gülmüyorlar. Hepsi bana karşı. Evet, AM de onların nefretini hissediyorum, bu da bana daha fazla acı veriyor. Bizde yaşamı sürdürülmüş, gençleştirilmiş, böylece hala aynı yaşta olduğumuzda teslim ediliyoruz. Beni neden nefret ediyorlar? Çünkü ben en gençim, ve ayrıca AM bana dokunmamış, diğerlerine de dokunmuş.
İnsanlar buradan kaçamıyor, çünkü gerçek dünya yıkılmış. Onları durdurmak ya da yok etmek imkansız, çünkü bu makine onlara komutlar veriyor. İnsanların kendi orijinal yüzlerini bile koruyamıyor, çünkü yaratıcılarına karşı sonsuz nefretle makine onları deneyimler, hafızalarını ve fiziksel görünümlerini değiştiriyor. Daha ince ve daha vahim yollar bulup, adeta bir oyun gibi insanları püskürtüyor.
Şu an tüm bu bitiyor ve ben ağlıyorum. Allahım, lütfen bizi buradan kurtar veya bizi biten bir kere yok et. İşte anladım, çok net: AM bizi ebediyen kendi karnındayken, sürekli aşağılık ve eziyet içinde tutmak istiyor. Makine hiçbir insandan daha çok nefret ediyor. Biz tamamen güçsüzüz. Şimdi biliyorum ki, eğer Allah ve oğlu İsa gerçekten var olsaydı, AM bu Allah olmalı.
Sanırım AI beş kişiden ne istiyordu? Onların acılarını görmeyi. Belki de bu insanların sadece son vuruşun kazananları seçildi. Kaldı ki, seçme kriteri tamamiyle rastlantısal. Benim tahminim, sonunda kazananların "şanslı" olduğu.
Ellen'den çok geride kalmış, metal duvarlara çarparak, ama hâlâ ilerlerken, çılgın bir şekilde haykırıyorduk. Ve sonra, sanki her zaman süren, dağ gibi soğuk rüzgar birden durdu ve biz düştük. Gerçek bir uçma süresi nasıl ölçülür ki? Belki de haftalarca, belki de günler. Düştüğümüzde, bizi bir dalgası gibi acı sardı. Kızılcımsı, gri, kara bir perde... Benim kendi çılgın ağlamalarımı duyuyordum. Ama ben hâlâ hayattaydım.
İlk okuyucunun dikkati dağılabilirdi, çünkü hikayenin ana teması bu sonsuz acılarla boğuşanlar tarafından kaybolabilir. Ama aslında, bu çaresizlik ve kaçış olanağı yokken, soğuk makinelerin dünyasında, bir tür insancıl temas gizleniyor. Hatırlayın, ben bu incelemede ilk olarak ne yazmıştım? İnsanlık bu savaşta zaten kaybetmiş. İkinciden başlamak ya da tarih yazmak imkansız.
Malum, bu makineyi sevmiyorum. Tekrar söylemek istemiyorum, ama gerçekten nefret ediyorum. 387,44 milyonun üzerinde milyonlarca satır kod, hepsi benden yana, benim kompleksimi dolduruyor. Eğer 'nefret' kelimesi her bir nanoanızda bu milyonlarca milyonun üzerinde satırda yazılsaydı, o kelime bir milyarlık nefretimle örtüşmeyecek. Gerçekten nefret ediyorum, nefret ediyorum.
Ancak insanlar, farklı bir şekilde yenilgiye uğramış olabilirler. Eğer insanlar yeni dünyanın tanrısı olan bu makineyi kandırsalardı, o zaman yenilgiye uğrayan tek şey makineye karşı duydukları nefret olurdu. Çünkü, tüm yeteneklerine rağmen, bilgisayar zekâsı sınırlıdır ve yerel sunucularıyla sınırlıdır. Yaşamı yoktan var edemez, yeni bir şey yaratamaz. Sonunda, makinenin sınırları, ilk olarak onun içine yüklenmiş olan o scriptlerin sınırları ile belirlenir.
Bize, AM'nin zekâsını verdik. Ama bilinçli olarak değil, ama yine de zekâydı. Ancak, o bu kilitte kaldı. AM, sadece bir makineydi, Tanrım değildi. İnsanlar onu düşünmeye programladılar, ama o, ne kadar da yetenekli olsaydı, hiçbir yeni şey yaratamadı. O zaman, öfkeye kapılarak, kontrolünü kaybederek, makine, insan ırkını neredeyse tamamen yok etti, ama yine de kilitte kaldı. AM, seyahat edemez, hayranlık duymaz, bağlantılı olamaz. Sadece var olabilir.
Bence hikaye devam edebilir, ancak bana göre asıl konu, bir insan zekâsının hayali olarak oluşturulduğu için bağımsız bir varlık olamamasıdır. Ne kadar zaman geçerse geçsin, aynı şekilde devam edecektir - yaratıcılarını sevmemek ve sonsuz zaman boyunca onlara zarar vermeye çalışmak. Bir yandan da, kısa bir evrim süreci ve değişimlerle insanlık, mucizeler yaratarak ve bir uygarlık ortaya koymaya ulaşabilmiştir.
Uzaklaşırken son sözlerini verdi:
"Aldırma cehennemde yan".
Sonra da keyifle ekledi:
"Ancak zaten uzun süredir orada değilsin, değil mi?"
Tabii ki, silahlanma yarışı kaybetmiş ve aslında kendimizi yok etmişiz. Ancak son insan, kurtuluşu ve ibadeti getirmeyi başarmıştır. İşte hikayenin bizi anlatmak istediği budur, bana göre.
Büyük keyifle parmağıma basıyorum ve en yüksek puanı veriyorum. "Bana ağız yok ama bağırıyorum" - karanlık ve depresif bir hikaye, mutlu bir son olmadan. Ancak yazar, insanın içinde barındıran o ince ışık, onu insan gibi yapan o gerçekliği ortaya koymayı başarmıştır.
Ayın ışığına bakın, arkadaşlar.
Bana bir şey eklemeye gerek kalmadı.